İNSANIN RUHSAL/PSİKOLOJİK YAPISI

Dinamik Açıdan Ruhsal Aygıt Ve Parçaları 

Beş yaşını tamamlamış bir çocukta ruhsal kimlikruhsal aygıt ve bilinçlilik durumunu denizde yüzen bir buzdağı ve üzerindeki bir buluta benzetebiliriz. Çocuk doğduğunda buzdağının suyun üzerinde kalan kısmı henüz yoktur. Doğumla beraber başlayan süreçte daha sonra “ego” diye isimlendireceğimiz realiteyi temsil eden kimlik parçamız oluşacaktır.

Suyun üstünde olan bu kısım reel kimliğimizi yani egomuzu temsil etmektedir. Suyun altında olan ana kütle ise biyolojik varlığımızı, biyolojik varlığımızdan çıkan içgüdüleri ve dürtülerin kaynağını temsil etmektedir.

Aysbergin tepesinde dolanan bulut ise aysbergin yakasını hiç bırakmamakta, tepeden ona hep talimatlar göndermektedir. Bu da süperegoyu temsil etmektedir.

Su seviyesi ise şuurlu kimliğimiz ile şuur dışı kimliğimizin sınırını göstermektedir. Yani bilinçli halimiz sadece suyun üzerinde görünen yapı ile sınırlı kalmaktadır. Suyun altındaki kısım ise bilinçdışı yapımızdır. Suyun hemen altındaki alan ise zorlamakla hatırlayabileceğimiz bilinç öncesi kısımdır.

Organizma, muhteşem bir dizayn ile hücre içi, hücreler arası, organ içi, organlar arası, doku içi ve dokular arası bir iletişim ağı ile örülmüştür. Bu karşılıklı geribildirim sistemleri ile örülmüş olan muhteşem dizayn, tek bir şeye hizmet etmektedir: Organizmanın canlılığını devam ettirme. Bu da ancak mükemmel bir haberleşme ile mümkündür. Haberleşmenin ana parçası ise sinir sistemidir. Bütün bu haberleşmenin ana amacı hemaostasisiyani vücudun optimal dengesini korumaktır.

Organizma bir şekilde, yaratılışın gereği olarak bu dengeden çıkacaktır, yani bu denge hep bozulacaktır. Çünkü organizmada dinamik bir yapı mevcuttur. Organizmanın dengesinin bozulması genetik şifremizde programlanmış olan dengeyi yeniden tesis edici otomatik fiziksel refleksler devreye sokularak giderilmeye çalışılmaktadır. Organizmanın dengesinin bozulduğu durumlarda bu dengeyi yeniden tesis etmek için muhtemelen adına içgüdü ve dürtü dediğimiz sinyaller, istekler veya arzular devreye girmektedir. Bunlar bilinçdışıdır ve otomatiktir.




1.İD: RUHSAL YAPININ İLK BİLEŞENİ

Dinamik yapıya göre idvücutta yeri belirlenemeyen afaki bir şekilde tanımlanan içgüdülerimizin ve dürtülerimizin kaynağı olarak tanımlanan, insanoğlunun ilk ruhsal bileşeni olarak tasavvur edilir.

İd’sel dürtü bir nesne arayışı içindedir. Dürtülerin ve içgüdülerin nesneye yönelik hareketleri ve eylemleri id olarak isimlendirilebilir.

İd’in sanal programı geliştikçe milyonlarca dürtünün hedef nesnesine yöneldiğini göreceğiz. Bir ömür boyu bu dürtüler hep hedefini arayacaktır. Hedeflerine ulaştıkları müddetçe dürtüler yüklendikleri yükten ve gerilimden kurtulacak ve nötralize olacaktır. Bu da organizmanın bütünü ile rahatlamasını, yani cehennemden cennete geçişini temsil edecektir.

İd’in bir alanı id’den farklılaşarak daha sonra ego ismini vereceğimiz ilk benlik çekirdeğini meydana getirmektedir.

Beynin biyolojik yapısı gelişimini sürdürürken bir tıkanıklığa uğrarsa ruhsal aygıtın gelişimini tamamlaması mümkün değildir.

Beynimizin biyolojik yapısının gelişimi 18’li yaşlara kadar devam eder. Beynimizin ruhsal yapısının gelişimi ise dinamik yapı içerisinde hayat boyu oluşmakta ve değişmektedir. Bu manada ruhsal aygıtına baktığımız zaman id’in yaşamının tek felsefesi vardır. Bu da haz ilkesidir. Burada bahsedilen haz organizmayı üst denge haline getirecek içgüdülerin ve dürtülerin deşarjı yani nesnelerine ulaşmasıdır. İdin yaşamda başka hiçbir dayanağı yoktur. Başka hiçbir şeyi bilmez. İd eşittir hazdır. Yani biyolojik mana da denge haline ulaşmaktır.

İd’de zaman yoktur. Zira zaman, insanoğlunun egosu tarafından oluşturulmuş sanal bir gerçeklik halidir. Zaman, sonradan bizim sanal dünyamızda yaratılmıştır.

Egoda ise zaman çizgiseldir, doğrusaldır. Yani geçmişi, anı ve geleceği vardır. Bilinmez bir geçmişten gelir, bilinmez bir geleceğe gider.

İnsanı gerçekten anlamak istiyorsak ana yapımız olan İd’in zaman kavramının bulunmadığını ve zamanın orada işleyişinin döngüsel olduğunu hep hatırlamak gerekir.

Ikinci olarak idde mekan yoktur. Mekan da insanoğlunun egosu vasıtası ile oluşturduğu sanal bir illüzyondur. X, y, z koordinatlarının oluşturduğu bir dünya tasarımının uzamsal algısı bizde mekan olarak adlandırılır. Yerimizi bu koordinatlara bakarak tayin ederiz ve mekanın varlığına inanırız. Bu da beş duyu ile algılanacak olan algılara bağlıdır. Bir örnekle açıklamak gerekirse;

500 km uzakta oturan babaannesini gecenin on ikisinde görmek isteyen çocuğunuza onun uzakta oluşunu bir türlü anlatamazsınız. Uzaklık ve yakınlık yani mekan kavramı onun zihninde henüz yoktur. Zaman kavramında olduğu gibi mekan kavramında da ona bir eğitim vermek gerekir.

İdi daha iyi anlamak için ne olmadığını gösteren 3. bileşen mantıktır. İd’de mantık yoktur. İlginçtir ki, biyolojik yapının kurulumu, yani beynimizin nöronal aktivitesi, mantıksal kurguya açık ve onunla senkronizasyon gösteren bir tabiattadır.

İnsanoğlunun yer yüzünde bir medeniyet oluşturabilmesi için zamana, mekana ve mantığa ihtiyaç vardır. Mantık determinizm ile iç içe geçen bir yapıdır. Her sonucun bir sebebi, her etkinin bir sonucu vardır. Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan hiçbir şey de yok olmaz. Ama çocuk ve ilkel yapımız bu şekilde düşünmez. Bir çizgi filmde kahramanın pencereden çıkarak uçtuğunu gören 4 yaşındaki bir çocuk kendisinin de uçabileceğine hükmederek pencereden atlayabilir.

4.bileşen olarak id’imizde ahlak yoktur. Ahlak, ego ya da toplum tarafından sonradan üretilmiş, medeniyetin devamı için gerekli olan kurallar bütünüdür. İçimizde hiçbir ahlaki engel tanımayan, her zaman dürtülerinin tatmini yönünde faaliyet gösteren canavarca bir ruh parçamız vardır. Bu ahlaksız yapıyı ego ve toplum denetiminin olmadığı psikoz hallerinde çok net görebiliriz.

 

Cevap Ver

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × 4 =